Bilginin Doğası

Bilginin üç kurucu öğesinin olduğu söylenebilir. Bilgiyi oluşturan bu üç temel öğeden birincisi, bilginin öznesi olarak bilen zihin, ikincisi bilginin konusu ya da nesnesi olan şeydir. Bu ikinci öğe, algılanan bir nesne ya da canlı olabileceği gibi, bir önerme de olabilir. Bilginin üçüncü bileşeni, bilen özne ile bilinen nesne arasındaki ilişkinin ürünü olan şeydir. Bilgi, işte buradan hareketle üç farklı şekilde tanımlanır. Başka bir deyişle, bilgi konusundaki tanımlar, yani bilginin özü ya da neliğiyle ilgili tanımlar, üç başlık altında toplanır. Bunlardan ilki, bilgiyi bilen ile bilinen arasında tesis olunan bilme ilişkisinin ürünü olan şey üzerinden ele alır veya tarif eder.

İkincisi, bilgiyi bilen zihnin durumu, edinimi veya belli bir sürecin sonunda elde ettiği kazanım üzerinden tanımlar. Başka bir deyişle üç ayrı bilgi tanımından birinci ve ikinci bilgi tanımı, bilgiyi tanımlarken temele bilenin entelektüel edimini veya zihin halini ya da bilme ilişkisinde ortaya çıkan ürünü alır. Buna göre, bu kategori içinde yer alan bilgi tanımları için esas olan öznenin zihinsel durumu ve söz konusu zihin halinin belirlediği veya vücut verdiği entelektüel üründür. Üçüncü bilgi tanımı ise bilgiyi daha ziyade yöneldiği obje türüyle, yani konusu veya nesnesiyle tanımlar.

Entelektüel Gelişme Süreci Olarak Bilgi Anlayışı

Bilgiyi bilen özne veya zihin durumu üzerinden tanımlayan bilgi tanımı ise onu bilenin zihin hali veya entelektüel bakımdan kaydettiği ilerlemeyle açıklar. Söz konusu anlayışın da ilk örneğini bize Platon verir; gerçekten de bilgiyi bir zihin hali (pathema) olarak tanımlayan Platon’da bilgi, olabilecek en yüksek zihinsel açıklığı (saphenia) ifade eder. Başka bir deyişle, onda bilgi zihinsel bir dönüşümün veya duyu algısından akla dayalı düşünüme geçişin sonucunda ortaya çıkar ve olabilecek en açık zihin halini tanımlar. Bilgiyi gelişmeci bir perspektiften tanımlayan diğer bir düşünür de Alman filozofu Hegel olmuştur. Gerçekten de Hegel Tinin Fenomenolojisi adlı eserinin hemen giriş paragraflarında, epistemolojinin konusunu bilincin belirli bir durumdan daha yüksek bilinç durumlarına ilerleyişinin incelenmesi olarak ifade eder.

Hegel’in bilgiyi bilen öznenin entelektüel gelişimi açısından ele alan bilgi anlayışı, bilgi konusuna salt mantıksal terimlerle yaklaşmaz. Onun bilgi görüşü tarihsel ve sosyal bir temele dayanan ilk epistemoloji anlayışını oluşturur. Başka bir deyişle, Hegel’in bilgi anlayışının çıkış noktası bilginin tarihsel boyutudur; bu yüzden onun ana problemi, “kısmi ve sınırlı bir tarihsel perspektiften mutlak bilgiye olan geçişin nasıl gerçekleştirilebileceği” problemi olmuştur. Hegel, “ikiyle ikinin toplamının dört ettiği” önermesinin aslında hayatımızın daha ilk yıllarında, muhtemelen abaküs yardımıyla öğrendiğimiz çok sıradan ve yalın bir bilgiye karşılık geldiğini, hiçbir zaman tam ve mutlak bir bilgiyi temsil etmediğini savunur. İnsanlar ona göre, bu bağlamda mutlak bilgiye ancak dört işlemin mantığını, sayıların doğasını ve bir bütün olarak aritmetiğin yapısıyla statüsünü kavradığı zaman ulaşır. Gerçekten de Hegel’in bakış açısından, tek bir önerme ya da tek bir kavram, bu en yüksek kavram bile olsa, bütün bir gerçekliği göstermez. Kavramların yalnızca kısmi doğruları ifade ettiğini, bilginin bütün bir kavramlar sisteminden meydana geldiğini öne süren Hegel açısından hakikat ve bilgi, tıpkı rasyonel gerçekliğin kendisi gibi, canlı bir süreçtir. Bu süreç, yani düşüncenin ilerlemesi onda diyalektik adı verilen bir yönteme uygun olarak gerçekleşir, yani tez antitez ve sentez yoluyla gelişip kısmi hakikatlerden mutlak doğrulara doğru ilerler. Diyalektik, Hegel’de hem varlığın gelişme hem de düşüncenin ilerleme yasasıdır. Ona göre, varlığın kendisi gibi, düşünce de karşıtlıklardan geçerek ilerlemekteydi. Aynı diyalektik mantık sonradan, bir genç Hegelci olan Marx tarafından benimsenecektir. Fakat o, kendi deyimiyle diyalektiği baş aşağı durmaktan kurtarıp ayakları üzerine oturtacaktır; yani, Hegel’in idealist olan diyalektiğini materyalist bir diyalektik haline getirecektir.

Buna göre, bir düşünce zorunlu olarak başka bir düşünceden çıkar. Önce bir düşünce ya da tez öne sürülür, onu bir antitez izler. Yani, bir düşünce, başka bir düşünce meydana getirmek üzere kendisiyle birleşeceği düşüncede bir çelişkiye yol açar. Çelişki, ancak tez ve antitezin içerdiği doğrulukları bir araya getiren bir sentezde aşılır. Diyalektik hareketin düşüncenin mantıksal olarak kendi kendisini açımlamasından oluştuğunu iddia eden Hegel’e göre, filozofun yapması gereken şey, düşüncenin tanımlanan şekilde kendi mantıksal akışını izlemesine izin vermektir.

Felsefe


  

Facebook Hesabınız Üzerinden Yorum Yapın