Türk Dermatoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Nilgün Şentürk, yaptığı yazılı açıklamada, saç dökülmesinin erkeklerde ve kadınlarda sosyal ve psikolojik sorunlara neden olduğuna değindi.
Saç telinin aktif büyüme döneminin genellikle 6-8 yıl olduğunu ve ömrünü tamamlayan saç telinin dinlenme evresine geçerek 2-3 ay içinde döküldüğünü anlatan Şentürk, her gün belli miktarda saçın dökülmesinin doğal olduğunu, bunun doğal yaşam sürelerini tamamlayan ve dökülmeleri gereken saçlar olduğunu kaydetti.
1 GÜNDE 100 ADET SAÇIN DÖKÜLMESİ NORMAL
Şentürk, çeşitli kaynaklara göre değişkenlik gösterse de günde 100 adete kadar saç kaybının normal kabul edildiğini aktararak, mevsim geçişlerinde özellikle ilkbahar-yaz aylarında gün ışığına maruz kalma süresi artıkça dökülen saç sayısının artış gösterebildiğini ve dökülen saçların yerine kıl köklerinin yeni saç ürettiğini, tekrar büyümeye başladığını ifade etti.
Saç dökülmelerinin kadın ve erkeklerde farklı nedenleri olduğuna, bunların dışında her yaşta ve her iki cinste de saçlarda dökülmeyle seyreden hastalıklar bulunduğuna değinen Şentürk, şu bilgileri verdi:
KADINLAR İÇİN EN ZORU ERKEK TİPİ SAÇ DÖKÜLMESİNİ KABULLENMEKTİR
Şentürk, kadınlarda da erkeklerde olduğu gibi saç dökülmesinde genetik faktörlerin rol oynadığını, ancak dökülmenin erkeklerdeki gibi kelliğe neden olacak kadar şiddetli olmadığını belirterek, “kadın tipi saç dökülmesi” olarak adlandırılan bu formun, androjen hormonlarının etkisiyle ortaya çıksa da androjen hormon seviyelerinin genellikle normal olduğunu ve erkeklere göre daha ileri yaşta başladığını anlattı.
Kadınlarda genellikle, erkeklerdekinin aksine saçlı derinin tamamında saçların inceldiğini veya seyrekleştiğini ifade eden Şentürk, şunları kaydetti:
“Bu tip saç dökülmesinde hastalar saçlarında ani dökülmeyi hissetmezler, ömrünü tamamlayan saç dökülünce yerine daha ince saç gelir. Her saç döngüsünde bu olay tekrarlandığı için yıllar içinde saçların özellikle tepe bölgesinde seyreldiği gözlenir, tam saç dökülmesi nadirdir. Ancak menopoz sonrasında veya androjenlerin kanda belirgin yükseldiği durumlarda, erkekte olduğu gibi alın ve tepedeki açılma belirginleşebilir. Erkek tipi saç dökülmesini kabullenmek kadınlar için daha zordur. Bu tip dökülmelerin ağızdan alınan ya da saça dışarıdan uygulanan bazı ilaçlarla erken dönemde tedavisi mümkündür. Bu tedavilerle hastalarda iyi yanıtlar alınmaktadır. Kadınlarda görülen saç dökülmesinin tedavisi için birçok etken göz önünde bulundurulur. Kadınlarda saç dökülmesinde tanı için saçın sıklığı, saç çapı ve saçın dökülme tipine bakılır ve sistemik kan tahlilleri ile saç dökülmesinin nedeni araştırılır. Kadınların saç dökülmesini engellemek için önerilen tedaviler saçlı deriye lokal uygulanan ilaç, vitamin ve büyüme faktörleri ve ağızdan alınan besin takviyeleridir. Saç dökülmesi, sadece dökülmeye sebep olan etkeni bilip ona karşı bir önlem alındığında durdurulabilir.”
BİR SONRAKİ SAĞLIK MAKALEMİZ
Genital siğiller kansere yol açabilir

Bulaştırmadan tedavi olun!
Cinsel yolla kolayca bulaşan genital siğillerin vakit geçirmeden tedavi edilmesi gerektiğini vurgulayan Dermatolog Karaca, tedavisi güç viral bir hastalık olan genital siğillerin en çok 18-28 yaş arasında görüldüğünü söyledi.
Türkiye’de ve batı ülkelerinde cinsel yolla bulaşan enfeksiyon sayısının giderek arttığına dikkat çeken Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Şemsettin Karaca, dünyada her yıl 20 milyon insanın bu enfeksiyonlara maruz kaldığını söyledi.
Tedavi süresince hastaların yeni bulaş kaynağı olduğuna vurgu yapan uzman, bu hastalıklar arasında insan papillomavirüsünün (HPV) neden olduğu genital siğillerin 18-28 yaşlarındaki genç erişkinlerde sık görüldüğünü anlatarak şunları aktardı:
KANSERE NEDEN OLABİLİR!
“Cinsel aktivitenin ilk 10 yılında bu enfeksiyon %25 oranında görülürken yaşam boyu bu risk %80’lere ulaşabilir. Kondilom olarak da bilinen bu enfeksiyonun etkeni olan virüs tiplerinin sayısı 150’yi aşkın olmasına rağmen genital siğiller gibi iyi huylu oluşumların %90’ını tip 6 ve 11 neden olur. Kansere neden olan tipleri de vardır.”
Bu virüsler çok kolay ve hızlı bulaşmalarının yanı sıra tedavilerinin de zaman alıcı ve zahmetli olduğunu anlatan Dr. Karaca, “Tedavi edilmediklerinde bir kısmı geriler, bir kısmı öylece kalır, bir kısmı ise büyümeye ve yayılmaya devam eder. Ancak unutulmamalıdır ki her zaman bulaşıcılığı devam edebilir. Bulaşma için risk faktörleri çoklu partner, sigara kullanımı, korunmasız cinsel yaşam ve daha önce cinsel yolla bulaşan hastalık varlığıdır. Genital siğil varlığı sonucu, kişide damgalanma, utanç, kirlilik ve tiksinti hissi oluşturması nedeniyle psikolojik etkileri, medikal etkilerden çok daha önemlidir. Özellikle ülkemizde sosyal ve kültürel yaşam tarzımız bu hastalığı olan bireylerin tedaviye yönelimini zorlaştırmaktadır. Bu yaklaşım hem tedaviyle iyileşecek enfeksiyonun yaygınlaşmasına neden olmakta hem de tedaviyi güçleştirmektedir” dedi.
GENİTAL SİĞİLLER NASIL TEDAVİ EDİLİR?
Hastalığın tedavi yaklaşımlarının farklılık gösterdiğini anlatan Dr. Karaca, şunları söyledi:
“Bir kısım tedaviler siğillerin cerrahi, dondurarak, yakarak veya kimyasallarla temizlenmesini sağlarken bir kısım tedaviler de vücudun bağışıklık sisteminin desteklenmesi yoluyla yapılır. Hangi tedavi tercih edilirse edilsin, önemli olan hızlıca arınma yoluna gidilmesidir. Böylece hem kişinin kendisini hem de partnerini koruma altına alması en önemli noktadır. Bu virüslere karşı hem rahim ağzı kanserini hem de genital siğilleri önleyen iki türlü aşı piyasada kullanımdadır. Bu virüsle ilgili en önemli konu da, erkeklerde ağız, yutak ve penis kanserlerine, kadınlarda görülen en sık 2. kanser olan serviks (rahim ağzı) kanserine de neden olmasıdır. Bu nedenle risk altında olan 30 yaşını aşkın kadınların mutlaka belli aralıklarla jinekolojik muayene yaptırmalı önerilir. Özetle; genital siğiller cinsel temasla en kolay bulaşan, nadirde olsa erkek ve kadında kansere neden olabilen, tedavisi ve aşısı bulunan ve önlenebilen viral bir hastalıktır. Şüpheli temas veya lezyon varlığında gecikmeden ilgili hekime başvurulması istenmeyen sonuçların gelişimini önlemek açısından tavsiye edilir.”
D vitaminini yeterli depolamanın 6 yolu

Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar; D vitamininin kemik sağlığından bağışıklığın güçlendirilmesine dek birçok fayda sağladığını, eksikliğinin ise diyabetten kalbe, depresyondan astım ve kansere dek birçok ciddi hastalıkla ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.
Tüm bu hastalıklardaki öneminden dolayı her derde deva D vitamininin vücutta ne eksik ne de fazla, yeterli düzeyde olması sağlanmalı. D vitamini vücutta depolanan bir vitamin olduğu için, aşırısı kalp ritim problemleri, böbrek taşı oluşumu ve böbrek yetmezliği gibi birçok soruna neden olabiliyor.
Gelişigüzel değil mutlaka doktor önerisiyle D vitamini takviyesi kullanılmasını, altı ayda bir vitamin ve kalsiyum düzeyinin kontrol ettirilmesini öneren Endokrinoloji Uzmanı Dr. Bilge Ceydilek, D vitaminini yeterli ve faydalı bir biçimde depolamanın 6 etkili yolunu anlattı, uyarı ve önerilerini şöyle aktardı:
Güneşten doğru faydalanın: D vitamini içeren gıdaları ne kadar tüketseniz de, ne yazık ki günlük ihtiyacınızın en fazla yüzde 20’sini karşılayabiliyorsunuz. Geri kalanı için cildinizin güneş ışığı ile buluşması şart! Ülkemizde güneş ışınlarından en çok fayda görülecek zamanlar Mayıs ayından Kasım ayına kadar saat 11.00 ile 15.00 arasındaki zaman dilimidir. Bu saatler arasında her 2 diz altının ve her 2 kolun çıplak olacak şekilde ve koruma faktörü olmadan güneşlendirilmesi önemli. Açık tenliler günde 15-20 dakika, koyu tenliler günde 30-45 dakika faydalanabilir. Ancak daha uzun süre güneşte kalacaksanız mutlaka koruyucu kreminizi sürün. Koruyucu kremin yanı sıra kıyafet ya da pencerenin ardından güneşlenmek de, güneş ışığının ciltte D vitamini üretmesini engelliyor.
Bu besinleri ihmal etmeyin: Somon, sardalya, ton, uskumru gibi yağlı balıklar D vitamini açısından iyi bir kaynak. Toprakta kendiliğinden çıkmış ve güneş görmüş mantarlar (kültür mantarı D vitamini içermiyor) günlük D vitamini ihtiyacınızın küçük bir kısmını karşılamanıza yardımcı olabilir. Ancak besinler tek başına D vitamini için yeterli olmuyor.
Düzenli uyuyun: Düzenli uyku D vitamininden daha fazla faydalanmanızı sağlıyor. Yapılan çalışmalar, günde beş saatten az uyuyanlarda D vitamini düzeyinin daha düşük olduğunu ortaya koyuyor. Narkolepsi ve huzursuz bacak sendromu gibi uyku bozuklukları, D vitamini düzeyi düşük olanlarda daha sık görülüyor.
Fazla kilodan kaçının: Aşırı kilolu kişiler D vitamini eksikliği açısından risk altında. Obezlerde vücut yeterli güneş ışığı alsa bile, ciltte D vitamini üretimi azalabiliyor ve oluşan D vitamini de genişlemiş yağ hücrelerinde uzun süre hapsedilerek etkisiz hale gelebiliyor. Bu nedenle ideal kilonuzu korumaya çalışın. Sağlıklı beslenmeye dikkat edin. Basit şeker içeren gıdalardan ve işlenmiş gıdalardan uzak durun. Düzenli olarak haftanın en az üç-dört günü en az yarım saat tempolu yürüyün; bisiklete binin, yüzün.
İlaçlarınıza dikkat edin: Kullanmakta olduğunuz bazı ilaçlar D vitamini düzeyinizi düşürebilir. Özellikle bazı epilepsi-sara, mantar enfeksiyonu, AIDS ilaçları, kortizonlar buna neden olabilir. Bu tür ilaçlar kullanıyorsanız doktorunuzun kontrolünde D vitamini düzeyinize bakılarak takviye almanız gerekebilir.
D vitamini düzeyinizi kontrol ettirin: Eğer D vitamini takviyesi alıyorsanız altı ayda bir vitamin düzeyinizi ve kalsiyum düzeyinizi kontrol ettirin. Yeni başlamak istiyorsanız da öncesinde mutlaka test yaptırın. Çünkü çıkan D vitamini sonucuna göre değişen miktarlarda D vitamini takviyesi önerilmektedir, herkesin ihtiyacı aynı değildir.
Ampul formları çok yüksek düzeyde D vitamini içeriyor. Bunların doktora danışılmadan eczaneden alınarak gıdalara karıştırılıp tüketilmesi hayati riske bile neden olabilir. Bu nedenle damla şeklinde alınabilen D vitaminlerinin tercih edilmesi daha güvenlidir.
HAFIZAYI ZİNDE TUTMANIN YOLLARI

İleri yaşlarda bulmaca çözmenin ve telefon numarası ezberlemenin beyne iyi geldiğini ifade eden Nörolog Kurtar, “Mutlu olmak ve gülümsemek beyni zinde tutmanın en etkili yoludur“ dedi.
Yaş ilerledikçe her organ gibi beyin de yıpranıyor. Yıpranma süresini geciktirmek ve beyni zinde tutmak için basit beyin egzersizlerinin faydaları çalışmalarla da ispatlanmış durumda.
“Küçük egzersizler beyinde kısa yollar oluşturur. Kısa yollar oluşturmak, pratik yaşam için önemlidir“ diyen Nöroloji Uzmanı Dr. Ümit Gedikoğlu Kurtar, beyni zinde tutmanın anahtarlarını paylaştı.
Yapbozların, çocukların beyin gelişimi için yararlı olduğunu vurgulan Uzman, ileri yaşlarda da bulmaca çözmenin, bol rakamlı şifreleri ve sayıları akılda tutmanın, telefon numarası ezberlemenin, basit matematik hesaplarını zihinden çözmenin faydalı olduğunu, bu egzersizleri yapamayanların, bol bol kitap okumaları gerektiğini söyledi ve beyni zinde tutmak için önerilerde bulundu.
“ÇAY VE KAHVE BEYNİN BERRAK ÇALIŞMASINI SAĞLAR”
İyi uyumanın ve yeterli beslenmenin beyni zinde tutmanın en önemli ve basit yolu olduğunu vurgulayan Kurtar, “Gün içinde 10 dakikalık uyku, verimi arttırır ve beyne iyi gelir. Kan şekerini sabit ve yüksek tutmak, beynin tam kapasiteyle çalışmasını sağlar. Günde 6 öğün yemek yemek faydalıdır. Endişe beyni yorar ve yıpratır. Beyin endişeden uzak tutulmalıdır. Hafif miktarda kafein yani çay, kahve tüketimi beynin daha berrak çalışmasını sağlar. Çikolata, muz, fındık, fıstık ve balık gibi birtakım gıdalar serotonin içerdikleri için mutluluk hormonu yayılmasını sağlar. Bu gıdaların, beyni zinde ve mutlu tutmaya yönelik etkileri vardır. Nikotin, vücudun bütün damarlarını daraltır ve beynin kanlanmasını bozar. Bu durum beyne az kan gitmesi anlamına geleceği için beyin yarı kapasite ile çalışmaya başlar. Beyni zinde tutmak için sigaradan uzak durulmalıdır“ ifadelerini kullandı.
“GÜLÜMSEMEK BEYNİ ZİNDE TUTMANIN EN ETKİLİ YOLU”
Günlük yaşamda yapılacak küçük aktivitelerin dahi beyni canlı tutacağını aktaran Kurtar, şunları dile getirdi:
Sürekli alkol tüketenlerin beyinlerinde küçülmeler de olabilir. Uyuşturucu madde kullanımı da, beyni bir ceviz kadar küçültebilir. Alkol ve uyuşturucu tüm vücudun olduğu gibi beynin de düşmanıdır. Bir hobi edinmek beynin yenilenmesi açısından oldukça önemlidir. Örgü örmek gibi en basit hobi bile, sizin dolayısıyla da beyninizin mutlu olmasını sağlar. Spor yapmak da beyin sağlığı için faydalıdır. Spor yaparken, beyinde endorfin hormonu salgılanır. Böylece eskiyen beyin hücreleri yenilenir. Spor beyin gelişmesini sağlar. Mutlu olmak ve gülümsemek beyni zinde tutmanın en etkili yoludur.“
Kolesterolü düşürmek damar tıkanıklığını geriletiyor

Kalp-damar hastalıkları, ülkemizde ve dünyada birinci ölüm sebebi. Tedavi edilebilir ve büyük ölçüde önlenebilir olan bu hastalıklar, tedavi tekniklerinde ve teknolojik imkanlarda sürekli ilerlemeler kaydedildiği halde en önemli ölüm nedeni olmaya devam ediyor.
Kalp-damar hastalıklarını önlemede esas amaç, bu hastalıkları önlemek, risk faktörlerini en aza indirmektir. Bilindiği üzere halk arasındaki tanımıyla damar sertliği yani ateroskleroz aslında çocukluktan itibaren başlayan bir süreç. Kişiye göre değişen hızda ilerliyor. Konunun uzmanları sağlıklı yaşam adına yaptıkları çalışmalarla hastalığı önlemeye çalışıyor. Bu hastalığa yakalanan kişilerde ‘tıkanmaya başlayan damarda bu süreci nasıl durdururuz ve geriye döndürebilir miyiz?’ sorusuna da cevap aranıyor.
Kolesterolün rolü hala tartışıla dursun, bu görüşten yola çıkarak “Prevent and Reverse Heart Disease” (Kalp Hastalığından Koruyan ve İyileştiren Mucize Diyet) kitabının yazarı Dr. Caldwell B. Esselstyn’in Cleveland Clinic’te 1985 yılında yaptığı çok önemli bir araştırmadan söz etmekte fayda var.
12 yıl süren bu araştırmadaki hedefi, kendi önerdiği özel bitkisel diyet ve kolesterol düşürücü ilaç yardımıyla total kolesterol düzeyini 150 mg/dl’nin ve LDL düzeyini 80 mg/dl’nin altında tutmak olmuş. Araştırma sürecinde belirli aralıklarla hastalarını kontrol etmiş. Araştırmaya katılanların tümü yaygın koroner arter hastalığı olan kişiler olarak belirlenmiş. Hasta grubuna bakarsak büyük kısmını daha önce koroner arter by-pass cerrahi tedavisi veya koroner anjiyoplasti tedavisi geçirmiş kimselerden oluşturmakta. Bazıları bu işlemlerden birkaç kez geçmiş ancak sonuç alamamıştır.

KAN DEĞERLERİ BİTKİSEL GIDALARLA NORMALE DÖNÜYOR
Bir grubu da biz kardiyologların “inoperable”, yani artık ameliyattan fayda göremez ya da ameliyat masasında ölümcül tehlikesi çok yüksek olduğu için ameliyat edilemez dediğimiz gruptaki ağır hastalar oluşturuyor.
Araştırmasına başladıktan beş yıl sonraki sonuçlara yönelik ilk raporunu yayımladığında en göze çarpan özellik, hastaların hepsinin daha önce ilaçlara rağmen sık tekrarlayan angina pektoris (göğüs ağrısı) şikayetlerinin azalmış olması, hatta bir kısmında tamamen yok olması. Bu iyileşmeler ayrıca hastalara yapılan takip koroner anjiyografilerinde de çarpıcı şekilde gösteriliyor.
Ayrıca koroner kalp hastalığında riskli koroner plakları için kanda bir belirteç olan HSCRP değerinin bitkisel gıdalarla beslenme neticesinde üç-dört haftalık süreç içinde normal değerlere ulaştığı gözlemlenmiş.
Dr. Esselstyn’ın kitabında detaylarını bulacağınız bu araştırma, kim ne derse desin koroner anjiyografi tetkiki ile gösterilerek ispatlanmış bir mucizeyi işaret ediyor…
Hasta böbrek kalbi de bozuyor

Kalp-damar hastalıklarının tüm vücudu ve organları olumsuz etkilediği biliniyor. Ancak diğer organlardaki bazı bozukluklar da kalbin sağlığına ve çalışmasına olumsuz etki edebiliyor, böbrekler de bu organlar arasında.
Vücudun sıvı elektrolit dengesinde kilit rol oynayan böbrekler, aynı zamanda tansiyonu düzenler ve vücut için gerekli birçok hormonun yapımını sağlar, kanı zararlı maddelerden temizler.
Böbreğin çalışması yetersiz olsa bile başlangıçta herhangi bir belirti vermeyebilir. Böbrekle ilgili hastalık ilerledikçe vücuttaki su ve elektrolit dengesi daha da bozulmaya başlar. Başlangıçta hafif olan daha sonra giderek artan çabuk yorulma, kaslarda güçsüzlük, nefes darlığı, iştah azlığı, mide bulantısı, kusma, konsantrasyon, uyku bozuklukları, geceleri kas krampları, ciltte kuruluk ve kaşıntı, özellikle geceleri daha sık idrar çıkma gibi belirtiler karşımıza çıkabilir.
ÖDEMİN NEDENİ BÖBREKLER OLABİLİR
Bu aşamada özellikle sabahları göz çevresi, ayaklar ve bacaklar başta olmak üzere vücut genelinde şişlik görülebilir. Şişliğin sebebi böbrekler yoluyla atılamayan ve vücutta biriken suyun neden olduğu ödem tablosudur. Böbrekler yeterli kapasitede çalışmadığı için idrar çok azdır.
Böbrekler her türlü duruma kolay uyum gösteren güçlü bir organ olduğu için, yetmezliğinin ciddi belirtileri, böbrekler geri döndürülemez şekilde hasar görene kadar ortaya çıkmayabilir.
BÖBREK HASTALARINDA KALP TAKİBİ DE YAPILMALI
Böbrek atardamarının dar olması, böbreğin su ve tuz atılımındaki işlevinin bozulması, salgıladığı hormon miktarı ve işlevindeki bozukluk hipertansiyona yol açar. Hipertansiyonun verdiği olumsuz etki kalpte bir takım değişikliklere neden olur.
Ayrıca vücutta su ve tuz tutulumu kalbin yükünü daha da arttıracak kalp yetersizliği bulgularının belirginleşmesine yol açacaktır. Potasyum, kalsiyum, fosfor ve magnezyum gibi minerallerin dengesindeki bozukluklar kalp ritminde ciddi bozulmalara tedavisi zor aritmilere sebep olabilir. Bu nedenle böbrek hastalarının kalp yönünden yakın takibi gerekir.
Lohusa anneye bunları sakın söylemeyin!

Lohusalık dönemi, en hassas olduğumuz ve hormonlar neticesinde ruh halimizde iniş çıkışlar yaşadığımız dönemlerden biri.
Her şey ve herkesten korumaya çalıştığımız dış dünyaya alışma evresinde olan bebeğimiz ve her cümlenin sanki bizi hedef aldığını düşündüğümüz dönemde, aslında sanırım en doğrusu lohusa anneyi, incitmeden ve yumuşak tonlarda konuşmakken, annemizin söylediği bir cümle bile aklımıza kazınacak ve yıllar sonra bile hatırlanacak hale gelir.
Her ne kadar lohusalık dönemindeki hassasiyeti, yazı haline getirmek benim için, çok kolay ve eğlenceli olsa da açıkçası yaşarken hiç de öyle keyifli değildi, itiraf ediyorum.
Gelin lohusa anneyi hangi cümlelerin kızdırdığına birlikte bakalım;
• Sütün mü yetmiyor? (yeni anne için cinnet sebebi olabilir bu cümle.)
• Emzik versene evladım bebeğine…(teori ile pratiğim çakıştığı ilk konu; emziktir.)
• Bu çocuk aç, mama mı versek? (ne kadar emzirirseniz emzirin, çevrenizdekiler için ağlayan bebek açtır.)
• Üstünü iyice ört, üşür şimdi bebeğin? (yaz günü bile üst üste çocuğunuzun üstünü örtmenizi tembihlerler.)
• Tadı kötü olabilir ama yemelisin, ancak böyle sütün artar… (tüm o süt arttıran karışımlar, sadece midenizi bulandırmakla kalacaktır.)
• Aman sakın gece bebeğini emzirirken uyuyakalma… (aslında haksız sayılmazlar çünkü yeni anne olmuş biri için uykusuz geceler zordur.)
• Her şey içinde doktora mı gidilir? (siz onları dinlemeyin, bebeğiniz ile ilgili aklınızı karıştıran her konu için doktorunuzu arayın.)
Bu liste daha çok uzayıp gider, eminim okurken sizin de aklınıza o döneme ait birçok hatıra gelmiştir.
Bana göre, lohusalık zaten başlı başına zor bir dönemken, yeni doğum yapmış ve sanki bir yandan bir parçası koparılmış gibi hisseden anneye, baskı yapmadan, kendi tecrübesini empoze etmeye çalışmadan anlatmak ve asla ısrarcı olmamak en doğrusu, siz ne dersiniz?
[divider]








































