1. Özürlülüğe Yaklaşım Modelleri

İki çeşit özürlülüğe yaklaşım modeli vardır: Tıbbi Model ve Sosyal
Model
Tıbbi Model
Bu modelde özürlüler tıbbi rahatsızlıklarıyla veya özürleriyle
tanımlanırlar. Tıbbi modele göre özürlülük bireysel olarak ele
alınması gereken bir sorundur; kişiyi bakıma muhtaç olarak
nitelendirir ve özürlülerin sistemli şekilde toplum tarafından
dışlanmasını gerekçelendirir. Burada sorun toplumun sorunu değil,
özürlünün bireysel sorunudur. Söz hakkı profesyonellere düşer,
bireye ise ancak yardım eli uzatan uzmanların onaylayıp sunduğu
alternatifler arasından seçim yapmak kalır.
Dünya Sağlık Örgütünün 1980 yılında hazırlamış olduğu Bozukluk,
Yetiyitimi ve Engellerin Uluslararası Sınıflandırılması (International
Classification of Impairments, Disabilities and Handicaps) tıbbi
modelin bir açıklamasıdır. Bu sınıflandırmaya göre:
Bozukluk, psikolojik, fizyolojik veya anatomik yapı veya işlev kaybı
veya bozukluğudur.
Yetiyitimi, bir işlevin bir insan için normal sayılan ölçüler dahilinde
yapılmasının (bir bozukluk sonucu) kısıtlamaya uğraması veya
yerine getirilememesi demektir.

Tıbbi Modelin Grafiği

capture-20150509-012749
Sonradan edinilmiş
beyin hasarı olan başkaları kadar hızlı konuşamıyor

Özürlüler genelde bu modeli red etmişlerdir. Kendilerini küçük
hissetmelerine, yaşam becerilerini yitirmelerine, iyi eğitim
almalarına engel olarak işsizliğin artmasına yol açtığını
belirtmişlerdir. Bunların yanı sıra, daha da önemlisi tıbbi modelin
aileleriyle, çevreleriyle ve genelde toplumla doğal bağlarını
koparmalarını öngördüğünü öne sürmüşlerdir.
Sosyal Model
Altmışlı ve yetmişli yıllarda gruplar halinde biraraya gelen özürlüler
toplum nezdindeki yerlerini, toplumun onlara bakışını ve kendilerine
karşı tutumunu sorgulamaya başlamışlar. Bozukluk ve yetiyitimi
kelimeleri için alternatif tanımlar geliştirilmiş ve böylece Sosyal
Model’in alt yapısı hazırlanmıştır.
Bozukluk bireyde fiziksel, zihinsel veya duyusal bozukluk neticesi
işlev kısıtlanmasıdır.
Yetiyitimi fiziksel veya sosyal engeller yüzünden toplumda diğer
bireylerle eşit derecede normal yaşamın parçası olarak hareket
etme şansının kısıtlanması veya kaybedilmesidir. (Barnes, 1994:2)
Yetiyitimi (özürlülük) artık bireysel değil, sosyal bir sorun olarak
görülür. Özürlülük toplumun çoğunluğunun, yani belirgin
bozuklukları olmayanların ihtiyaçlarını karşılamaya yönelmesiyle
özürlülerin ihtiyaçlarını ayrı tutması ile ortaya çıkan bir durumdur.
Özürlülük hareketi ise, sorunun ‘tedavi’sinin toplumun yeniden
yapılandırılmasıyla gerçekleşebileceği yönündedir. Bireye ve
bozukluğuna odaklanan tıbbi ‘tedavi’lerden farklı olarak, bu
yaklaşım gerçekleştirilebilir bir hedef saptar ve aynı zamanda
herkesin de menfaatine hizmet eder. Bu yaklaşım, özürlülerin
bireysel ve topluluk olarak dezavantajlarının tıpkı cinsel ayırımcılık,
ırkçılık ve eşcinselliğe karşı ayırımcılık gibi temel toplumsal
ayırımcılıktan kaynaklandığını öne sürer.

Sosyal model özürlüleri ‘tedavi’ yoluna gitmek yerine
toplumdaki engelleri kaldırmaya odaklıdır:

capture-20150509-013620

Tıbbi Model ile Sosyal Modelin Karşılaştırması:

a

2. AB’de Özürlüler Mevzuatı

Özürlülük ve Özürlülerin Konumlarıyla ilgili Avrupa Birliği
Politikaları
Sosyal Model Taahhüdü
Avrupa Birliğinin özürlüler politikası tamamen sosyal model üzerine
kurulmuştur. Avrupa Komisyonu Özürlülerin Entegrasyonu Birimi
Başkanı’nın ifadesine göre:
Avrupa Birliği özürlülük durumunu kişinin, sosyal
yapılandırmalar dahil, çevresiyle dinamik bir etkileşim sonucu
ayırımcılık ve damgalanma ile karşılaşması olarak
görmektedir. Dolayısıyla bu engellerin kaldırılarak çevrenin
bireye, özürlüler dahil olmak üzere, uyumlandırılması gerekir.
(Goelen 2005)
Bu da haliyle özürlülerin haklarını korumaya yönelik bir yaklaşım
demektir. Özürlülük hak temelli bir konudur ve ayırımcılık ortadan
kaldırılmalıdır.
Özürlülük politikaları özürlülerin toplumla bütünleşmelerine
yönelik ve bireysel bağımsızlıklarına özel uygulamaları
kapsayan bir yaklaşım olmalıdır. Bireysel haklar aynı zamanda
bu haklara ve eşit fırsatlara olanak sağlayan önlemlerle de
desteklenmelidir. (Goelen 2005)
Yasal Temel
Avrupa Birliğinin bu konudaki önlemlerinin yasal temeli Avrupa
Topluluğu Amsterdam Antlaşmasının (1999) 13. maddesidir. Buna
göre Avrupa Komisyonu “cinsiyet, ırk ya da etnik köken, din ya da
inanç, özürlülük, yaş ya da cinsel tercihe dayalı olarak karşı karşıya
kalınan ayırımcılıkla mücadele konusunda gerekli tedbirleri alır”
(Goelen 2005).
Bu konu halka, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı ve Özürlüler İçin
Engelsiz Avrupa Tebliği gibi çeşitli belgeler aracılığıyla ifade
edilmiştir (2000a).

Ayırımcılığa Karşı Eylem
Avrupa Komisyonu Eşit Muamele Direktifi üye ülkelerde
uygulanacak asgari standartlar saptayarak din veya inanca,
özürlülüğe, yaşa veya cinsel yönelime dayanan ayırımcılığı üye
ülkelerde yasaklar. Ulusal yasalar uygulamanın tam olarak şeklini
belirlemekle beraber üye ülkeler istedikleri takdirde daha yüksek
standartlar koyabilir, ancak bu direktif ortak bir temel
oluşturmaktadır.

Bu direktif, (Birleşik Krallık Özürlüler Ayırımcılık Yasası’na paralel
olarak) işverenlerin (ve eğitim sunanların) özürlülerin ihtiyaçlarını
karşılamak için makul düzenlemeleri yapmasını şart koşuyor.
Dolayısıyla işverenlerin (ve eğitim sunanların) yükümlülükleri
örneğin işyeri bütçelerini aşacak meblağlarda harcamalar
yapmalarını veya genelde eğitim programlarını sekteye uğratacak
düzenlemeler yapmalarını öngörmüyor. (Direktifin doğru varsayımı
zaten çoğu düzenlemelerin ufak değişiklikler içerdiği ve “makul”
düzenlemeler ile kasdedilenin de özürlülerin piyasadaki istihdamını
sağlamaya yönelik bir çaba olması şeklinde).
Prensipte Avrupa Birliğinin mevcut üyeleri 2003 yılının Aralık ayına
kadar ayırımcılığı ortadan kaldıran yasaları yürürlüğe koymuş
olmaları gerekiyordu. Ancak uygulamada bu süreyi Aralık 2006’ya
kadar uzatma isteğinde bulunma hakkı tanındı. 2004 yılında katılan
üyelerin ise katılım şartı olarak bu yasaları yürürlüğe koymuş
olmaları istendi. Keza 2007 yılında katılan Romanya ve Bulgaristan
için de aynı koşullar geçerliydi. Koşulları yerine getirmeyen üye
ülkeler Avrupa Komisyonu tarafından Adalet Divanına
verilebilecekler. Ulusal hükümeti yasal düzenlemeyi uygulamaya
koymadığı için tazmin edilmeyen birey, hakkını adalet divanında
arayabilecek. Çok etaplı sürecin işlerliğinin tüm üye ülkelerde pratik
bir politikaya dönüşmesi birkaç yıllık bir çalışma içerebilir. (Daha
fazla detay için bakınız Straw 2004.)

Eğitim ve Öğretime Etkileri
Direktif doğrudan istihdam ve çalışma konularını kapsamakla
beraber mesleki eğitimi de içermektedir. Şu nokta önemle
vurgulanmalı ki; Avrupa yasal mevzuatında mesleki eğitim kavramı
gayet geniş bir alanı, ve genelde okul sonrası eğitim, teknik eğitim
ve üniversiteleri kapsamaktadır. Mesleki eğitim sunanlar da aynı
işverenler gibi doğrudan veya dolaylı ayırımcılığa mahal vermemek
için belirli tedbirleri almak zorundalar.

3. Birleşik Krallık’ta Özürlüler Mevzuatı
Özürlüler Ayırımcılık Yasası – Disability Discrimination Act
(DDA)
1995 yılında çıkarılan Özürlüler Ayırımcılık Yasası, çeşitli ortamlarda
özürlü kimselerin karşılaştığı ayırımcılığı ele almakta ve sekiz
bölümden oluşmaktadır.
Özellikle eğitim için geçerli olanlar:
• Bölüm 1: Özürlüler Ayırımcılık Yasası dahilinde kullanılan
özürlülük tanımı
• Bölüm 2: İstihdama yönelik bölüm
• Bölüm 3: Mal, hizmet ve tesislere erişimle ilgili bölüm.
Öğrenci birlikleri ve konferans ve spor tesisleri gibi halk
eğitimi sunanlardan sağlanan hizmetler ele alınıyor.
Bölüm 4: Eğitimle ilgili bölüm.
Özürlülüğün Tanımı
Özürlüler Ayırımcılık Yasası’na göre özürlü, önemli ve uzun süreli
fiziksel veya zihinsel bozukluk nedeniyle günlük yaşam aktivitelerini
yerine getiremeyen kişi olarak tanımlanmaktadır.
1995 Özürlüler Ayırımcılık Yasası düzeltme ve kanun
eki:
Şu anda özürlü öğrencilere yapılan dört tür ayırımcılık yasaklanmış
durumda:
1. Doğrudan ayırımcılık
Doğrudan ayırımcılık bir öğrencinin doğrudan özürlü
olmasından kaynaklanan nedenlerle diğerlerine kıyasla aleyhte
veya daha az tercih edilir bir tutumla karşı karşıya kalmasıyla
ilgilidir. Örneğin görme özürlü bir öğrencinin gözleri görmediği
için dersi tamamlayamayacağı düşünüldüğü için bilgisayar
dersine kabul edilmemesi doğrudan ayırımcılıktır.
Doğrudan ayırımcılığın gerekçesi hiçbir şekilde kabul edilemez.
Eğer yapılan ayırımcılık “meşru ve haklı bir gerekçe”ye
(objective justification) sahipse ve alınan tedbir amacı
aşmıyorsa durum yasal sayılacaktır. Doğrudan ayırımcılıkta genellikle insanların meşru ve haklı bir gerekçe sunabildiği
vaka sayısı çok sınırlıdır.

2. Makul düzenleme ihmali
Makul düzenleme yapmak özürlü kimsenin diğerlerine kıyasla
dezavantajlı duruma düşmesi durumunda bir görevdir. Bu
durumlarda eğitim sunanlar makul düzenlemeleri
gerçekleştirerek dezavantajı ortadan kaldırmak zorundadır.
Makul olan ve olmayanın tanımı ise tüm şartlara bağlıdır.
Ancak görev gereği hazırlık düzenlemeleri yerine getirilmiş
olmalıdır. Yani eğitim sunanların daha özürlü öğrenci
başvurusu söz konusu bile olmadığı zaman çeşitli yetiyitimi
durumlarına göre önceden ne şekilde düzenleme yapılması
gerektiği konusunda hazırlık yapmış olmalıdır.
3. Dolaylı ayırımcılık
Dolaylı ayırımcılık, aslında görünüşte tarafsız görünen bir
hüküm, kriter ya da uygulamanın özürlü bir kişiyi diğerlerine
kıyasla daha dezavantajlı bir konuma sokması ve bunun
nedenini açıklayan “haklı ve meşru bir gerekçe” olmamasıdır.
Buna bir örnek, yürüme özürü nedeniyle ancak değneklerle
yürüyebilen bir öğrencinin güvenlik bahanesiyle sınıf gezisine
katılmasına izin vermemektir. Öğrencinin katılmasına izin
vermemek doğrudan özürle ilgili değil, güvenlikle ilgili bir
konu. Bu ayırımcılığın hukuki olup olmadığı ise tamamen
gerekçelendirilmesine bağlıdır.
4. Mağduriyet
Kendisine ayırımcılık yapıldığı için suçlamada bulunmuş, dava
açmış veya ifade vermiş olmasından dolayı bir kişinin
başkalarına kıyasla aleyhte bir tutumla karşı karşıya kalması
anlamına gelir.
Mağduriyetin önlenmesi ise, bir kimsenin eşit muamele
ilkesine uyulmasını sağlamak için yaptığı şikayet ya da
mahkeme başvurusu üzerine aldığı tepki sonucu o kimsenin
işvereni tarafından olumsuz bir muamele ya da akibete
uğratacak ve mağdur olmaktan koruyacak gerekli önlemlerin
alınmasıdır.
2005 Özürlüler Ayırımcılık Yasası
(The Disability Discrimination Act – DDA) ve Özürlüler Eşitlik
Yükümlülüğü (the Disability Equality Duty – DED)
1995’te çıkarılan Özürlüler Ayırımcılık Yasası 2005 te bir değişikliğe
uğramış, ve bu çerçevede Özürlülük Eşitlik Yükümlülüğü
getirilmiştir. Bu yükümlülük kamu kurumlarının proaktif bir
yaklaşımla özürlülerin adil ve eşit muamele görmeleri ve kendilerine
sunulan seçeneklerin ve başarılarının özürlü olmayan öğrencilerle
aynı şekilde tanınmasının sağlanmasını şart koşar. İlgili Yasanın
radikal kabul edilebilecek bu kısmı, sonuçları itibariyle özürlülerin
kaynaştırılmasıyla ilgili olduğu kadar eşitliği ile de ilgildir.
Bu yükümlülüğün gündeme konması, hükümetin kaynaştırma
uygulamalarında kamu sektörünün öncü konumunu pekiştirmek ve
özürlülerle kaynaşmış bir toplum için örnek teşkil etmek istediğini
göstermektedir. Kamu sektöründe eğitim sunanların bu amaçların
gerçekleştirilmesine ve aynı zamanda kendi imajlarını ve prestijlerini
de ilerletmeye yönelik ciddi potansiyeli bulunmakta.

Facebook Hesabınız Üzerinden Yorum Yapın