Bir döviz ve borç ödeme krizinin engellenebilmesi açısından, 13 Eylül’de yapılacak Merkez Bankası toplantısı büyük önem kazanıyor.

Öyle ki, Banka yönetiminin, “Merkez Bankası fiyat istikrarını desteklemek amacıyla gerekli tepkiyi verecektir. Bu çerçevede, daha önce yapılan iletişimle de uyumlu olmak üzere, son gelişmeler dikkate alınarak Eylül ayı Para Politikası Kurulu toplantısında parasal duruş yeniden şekillendirilecektir” açıklaması bile henüz her hangi bir önlemin gündemde olmamasına karşın Türk Lirası’nın birkaç günde yüzde 2,5 dolayında değer kazanmasına yol açıyor.

Diğer bir deyişle “piyasalar” Merkez Bankası’ndan etkin ve güçlü bir müdahale bekliyorlar.

Uluslararası piyasalar ve Türkiye’ye kredi veren kuruluşlar açısından etkin ve güçlü bir müdahale, faizlerde 500 baz puana ulaşabilecek, belirgin bir artış anlamına geliyor.

Böyle bir adım liradaki değer kaybını, enflasyon artışını kontrol altına alabilecek.

Ancak, faiz artışının beklenen düzeyde gerçekleşmesinin önünde güçlü ekonomik ve siyasi etkenler var.

Hızlı bir faiz artışı, büyük bir borç yükünü taşımaya çalışan özel sektörü ve tüketici harcamalarını olumsuz yönde etkileyerek ekonomideki durgunluk eğilimini güçlendirecek.

Faizlerdeki artışın, genelde yüksek faize karşı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın direnci karşısında, piyasaların beklediği oranın altında kalması çok yüksek bir olasılık.

Yüksek faizin, ekonomide daralma eğilimini güçlendirme olasılığı da, hükümetin gittikçe önem kazanan yerel seçimlere ilişkin hesaplarıyla uyumlu değil.

Artan kağıt fiyatları nedeniyle aileler okul alışverişi yaparken zorlanıyor

Özetle, faizleri yükselterek TL’nin değer kaybını ve enflasyonu sınırlamak olanaklı ama bunu yaparken ekonomiyi ciddi siyasi sonuçlar yaratabilecek sert bir durgunluğa itmesi de mümkün.

Diğer taraftan, sık sık Türkiye ile birlikte anılan Arjantin’de Merkez Bankası’nın politika faizini yüzde 60 düzeyine çıkarmasına karşın mali piyasaların güvenini restore edememiş olması da dikkatlerden kaçmıyor.

Çok düşük bir olasılık da olsa krize müdahale seçenekleri arasında sermaye kontrollerine gidilmesi, TL’nin konvertibilitesini geçici olarak kaldırılması, borçların yeniden yapılandırılması da olabileceği konuşuluyor.

Ancak Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Başkanı Abdurrahman Kaan’ın da vurguladığı gibi, Türkiye’de yaşanan ekonomik sorunların sebebi ‘borca dayalı bir büyüme’.

Diğer bir deyişle yapısal. Sermaye hesaplarının denetlenmesi, konvertibilitenin kaldırılması, borçlarda yeniden yapılandırmaya gitme talebi kısa dönemde dış kaynak girişini hepten durduracağından, ekonomideki durgunluk eğilimini güçlendirmesi kaçınılmaz.

‘Kaya ile sert yer arasında’

Sermaye hesaplarını denetim altına almadan, konvertibiliteyi kaldırmadan da borçların yeniden yapılanmasını talep etmek olanaklı.

Ancak bu geçişi destekleyebilecek mali yardım için Uluslararası Para Fonu IMF’ye başvurmak gerekiyor. Bu da IMF’nin tüm kaynakların öncelikle dış borçlar ödemeye öncelik verecek yönde kullanılması anlamına gelecek olan koşullarını kabullenmeyi gerektirir.

Kısacası, IMF ile yapılacak bir anlaşma, ülkedeki tüketimi, yatırımları kısmayı, katı bir bütçe disiplinini benimsemeyi, sonuç olarak bir süre için ciddi bir ekonomik daralmayı gündeme getiriyor.

Dahası, IMF’den yarım istemenin başka sorunları da var. Bir IMF yardımının, eski Yunanistan Maliye Bakanı Yannis Varoufakis’in işaret ettiği gibi, ülkeyi uzun dönemli çok daha büyük bir borç yükümlülüğü içine hapsetmesi, hükümetin de ekonomi yönetimi üzerindeki kontrolünü hepten kaybetmesi olasılığı çok yüksek.

Görüldüğü gibi ekonomi yönetiminin önünde çok fazla seçenek yok. Bu seçeneklerin hemen hepsi kaçınılmaz olarak ciddi bir ekonomik durgunluk aşamasından geçilmesini zorunlu kılıyor.

Ekonomi yönetimine de, elinden geldiğince bir orta yol izlemek, bu durgunluktan çok fazla hasar yaratmadan geçmeyi ümit etmek kalıyor.

Ancak böyle bir orta-yolun, süreci daha da uzatarak, ekonomideki, halkın refahındaki erozyonu daha da derinleştirmesi, yaygınlaştırması olasılığı da var.

Sonuç olarak, iç ve dış politikada birikmekte olan sorunlar ve riskler bir yana, bir Anglosakson deyişini ödünç alırsak, ekonomi yönetiminin “kaya ile sert bir yer arasında” kaldığını söyleyebiliriz.

Hükümetin ve Türkiye ekonomisinin, buradan hasar görmeden çıkması olanaksız. Bu hasarın ekonomik alanla sınırlı kalacağını, siyasi sonuçlar yaratmayacağını söylemek ise kolay değil.


Twitter | Facebook | Pinterest | Haber  YouTube

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Güvenlik *