Anasayfa / Dergi / Ey ,Mimar Sinan’ın İstanbul’u

Ey ,Mimar Sinan’ın İstanbul’u

Koca imparatorluğun üzerine titrediği başkenti İstanbul, bir yeniçerinin maharetli ellerinde nasıl şekillendi?

“Günün birinde, saadetli padişahın artık iyice kocamış mimarbaşı Abdülmennan oğlu Sinan, zaman sayfasında adı ve izi kalıp hayırla anılmasına vesile olsun diye, bu kırık gönüllü, değersiz, elinden tutanı olmayan ve düşkün Sâî’den, hasbıhallerini, nazım ve nesri birleştirerek yazmamı arzu ettiler. Gücüm yettiğince yazıp anlatarak, sevinç kaynağı olan huzurlarına kırık dökük bir armağan ile vardım. Yazdığım bu risaleye de Tezkiretü’l Bünyân adını verdim. Bu destanı okuyan dostlardan dileğim, eksiklerini –olabildiği ölçüde– bağışlama eteğiyle örtüp, bu değersizi ‘yapıt veren hedef olur’ meydanına hedef tahtası etmemeleridir…”

Heybetli bir imparatorluğun topraklarında dünyaya gözünü açan, “mertebeden mertebeye” geçen, uzun bir ömür yaşayan, tam dört padişahın hükümdarlığına tanıklık eden, sadece mescitlerinin sayısı dört yüzü aşan başmimar Sinan, şöhretini ebedileştirmek ve ölümünden sonra da hayır dualarıyla anılmak istediği için bizzat sipariş eder şair–nakkaş Mustafa Sâî’ye otobiyografisini. O anlatır, Sâî dinler, not alır, yazar. Önsöze de yukarıdaki cümleleri sıralar. O mimarbaşıdır ki, eserleriyle sadece bir devre değil yüzyıllara, yalnız İstanbul’a değil imparatorluk sınırları içinde sayısız kente adını yazmıştır. Çok şeyle anılır Sinan. Ama en çok da siluetini şekillendirdiği İstanbul’la…

Mimar Sinan, eserlerinin yaklaşık yüzde 75'ini İstanbul'da inşa etti. Bir semte düşen eser sayısı yer yer o kadar fazla olabiliyor ki, sıradan bir günde karnını doyuran veya otobüs bekleyen insanlar kafalarını kaldırdıklarında Sinan'ın birkaç eserini birden görebiliyor. [Fotoğraf: Dinçer Dinç]

Sade bir semtini sevmenin bile ömre değer” olduğu şehir İstanbul. Ve çağdaşları, ardılları ve daha nicelerinin deyimiyle “ileri gelen mühendislerin gözdesi, büyük kurucuların süsü, üstatların üstadı, devrin gerçeklerinden haberdar olanların başkanı, zamanın Eukleides’i, sultanın mimarı, hakanın hocası” Mimar Sinan… Birinin adı öbürü olmadan eksik kalır. İstanbul ve Sinan’ın etle kemik olma hali Sinan’ın yarım yüzyılı bulan başmimarlık sürecinde eserleriyle can verdiği İstanbul siluetinden ileri gelir. Eserlerinin yüzde 75’ini bu şehirde inşa ettiği düşünülecek olursa mimarbaşına “İstanbul’un mimarı” demek hiç de yanlış olmaz.

Bizans öncesindeki tarihi ve coğrafi macerasını konumuz dışında bırakacak olursak aslında iki İstanbul’dan söz etmek mümkün. Roma ve Ortodoks anıtlarıyla şekillenen Bizans dönemi Konstantinopolis’i ve fetih sonrasında siluetine eklemlenmiş İslami unsurlarla değişen yüzüyle İstanbul… Bu iki İstanbul artık yalnızca dönem haritaları ve kimi gravürlerde yaşıyor olsa da İstanbul’da Fatih Sultan Mehmed’le başlayan değişimden haritalar, belgeler ve kayıtlar sayesinde haberdarız. Fatih’in İstanbul’da başlattığı imar çalışmaları, kendi adına yaptırdığı II. Mehmed Külliyesi ile sınırlı kalmamış, İstanbul bu dönemde Mahmut Paşa, Firuz Ağa camileri, Beyazıt Külliyesi gibi irili ufaklı yapılarla bezenmiş.
Ancak fetih dönemi İstanbul’u değişik türde pek çok eserin can bulduğu yer olsa da, bu mimari gelişimin eski İstanbul ve Suriçi ile sınırlı kaldığı bir gerçek. Prof.Dr. Doğan Kuban’a göre, Osmanlı İstanbul’unu kentleşme macerası içinde dört ayrı yüzü ile ele almak mümkün. Ve Kuban’ın sözünü ettiği bu dört aşama Sinan’la başlıyor. İlki 16. yüzyılda yaratım sürecine başlanan ve 17. yüzyıla dek uzanan İstanbul. Sinan’ın İstanbul’u diyebileceğimiz bu dönemde gerek Suriçi, gerek Üsküdar’daki anıtlar hâlâ ayakta. İkinci evre 18. yüzyıla denk geliyor. Bu dönemde yapılaşma birinci evreyle örtüşen bir stilde ilerliyor ama artık etki alanı daha geniş: Eski kent dışında, özellikle de Boğaziçi’nde belirgin bir gelişme yaşanıyor. Üçüncü İstanbul, 19. yüzyılın ikinci yarısında yaratılan, birinci evreyle hâlâ örtüşme gösterse de ikinci evreyi tamamen silip yok eden, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme dönemini de kapsayan, emperyalist çağın imgelerini içeren bir İstanbul. Ve dördüncü evre, yani bizim İstanbul’umuz. Hemen hemen bütün geçmiş görünümlerini silmiş, bu çağlardan kalan birkaç anıtı ancak müzelik, turistik nesneler olarak saklayabilmiş bir şehir olan İstanbul…
İstanbul’un klasik silueti, anıtların ve yerleşim alanlarının yoğunluğunun yanı sıra Haliç limanının hareketliliğinin de bir sonucu olarak şekilleniyor aslında. Haliç’in o dönemlerde İstanbul içindeki rolünü fizikteki anlamıyla bir çekim merkezi olarak yorumlayabiliriz. Her şeyi kendisine doğru çeken bir mıknatıs gibi Haliç. Öyle ki en ünlüleri de dahil olmak üzere, camilerin yüzde 30’u Haliç’in güney yamaçları üzerine inşa ediliyor. Yine bu dönemde Haliç’e uzanan ana cadde, yani kentin ana ekseni artık son biçimini alıyor. 1580’lere gelindiğindeyse Sinan tarafından yeniden şekil verilen şehir, yüzünü tamamen denize doğru çeviriyor. Hatta deniz kıyısına cami inşa etmek gibi 16. yüzyıla özgü bir eğilimden bile söz etmek mümkün. Bu, aynı zamanda bugün hâlâ İstanbul kıyılarını nakış gibi bezeyen Tophane’deki Kılıç Ali Paşa, Üsküdar’daki Mihrimah Sultan ve Şemsi Ahmed Paşa külliyeleri gibi yapıların inşa edilmesine yol açan eğilim.

Mimar Sinan’ın eliyle yepyeni bir çehre kazanan İstanbul siluetini, Matrakçı Nasuh ile o dönemde yolu İstanbul’a düşmüş çok sayıda seyyah ve dışişleri görevlisinin çizimlerinden ve Hassa Mimarlar Ocağı belge ve planlarından biliyoruz. Söz konusu dönemde Sinan’ın camileri genellikle kalabalık şekilde iskân edilmiş olan Suriçi’nin dış mahallelerinde, özellikle de Yenibahçe’deki (Kadırgalimanı civarı) kara surları bölgesinde ve işlek şehir kapıları boyunca yoğunlaşıyor. Mimarbaşının diğer camileri de, üç kazaya ve Boğaziçi kıyılarında yeni gelişen varoşlara dağılmış durumda. Tüm eserleri kent dokusu içinde önemli bir yer tutuyor ve içlerinden bazıları özellikle öne çıkıyor. Suriçi’nin yerleşim dışı boş tepeleri olan Şehzadebaşı ve Edirnekapı’yı taçlandıran, Sultan Süleyman ile iki gözde çocuğu Şehzade Mehmed ve Mihrimah Sultan için inşa edilen görkemli külliyeler veya daha önceleri bulunduğu hakim tepeye inşa edilen, 1557’den bu yana limandan, Galata’dan, Eyüp’ten ve hatta Üsküdar’dan İstanbul siluetine hakim olan Süleymaniye gibi.

wgv2pdlp

Tarihin pek çok döneminde olduğu gibi Sinan’ın eserlerini yarattığı dönemde de yapıların gösterişli olması büyük önem taşıyor. Burada gösterişten kasıtsa genelde yükseklik, büyüklük gibi niteliksel özellikler. Sinan’ın en büyük özelliği de işte tam bu noktada gizli. Eserlerinde “yapabileceğinin en büyüğünü yapma hırsı”na rastlamak zor çünkü o, yapılarının topografyayla uyum içinde olmasını önemseyen bir mimar.

Sinan Çağı adlı kitabıyla mimarbaşına ilişkin çok değerli bir esere hayat veren yazar Prof.Dr. Gülru Necipoğlu’nun ifadesiyle, dönemde “Camilerin inşası için tercih edilen yüksek tepe ve kıyılar, bunların görünürlüğünü artırarak başkentin donatılmasına da katkıda bulunuyor. Su kitleleriyle birbirinden ayrılmış şehir peyzajına yerleştirilmiş Sinan camileri, İstanbul’un topografyasıyla aktif bir etkileşim içinde.” Mimar Sinan’ın çevre–mimari ilişkisini ayrıntılarıyla ele alan Necipoğlu’na göre, “Bu yapıların en temel özelliklerinden biri, sadece topografya ile değil, çevrelerindeki diğer yapılarla da bir bütün olarak algılanacakları bir ‘mekân ruhu’ yaratmaları. Külliyelerin geometrik düzenleri, merkezden çevreye doğru yayılarak organik dokulu kent mimarisi ve mevcut sokaklarla kaynaşıyor.” Ki bu anlatıda bahsi geçen, bugünün tanımıyla organik mimariden farklı bir şey değil ve bu mimari de, bazen devamlılık bazense zıtlık üzerine kurulu bir ilişkiyi içeriyor. Örneğin Suriçi’nin alçak, kiremit damlı ve çok renkli evlerinin türdeş dokusunun, anıtsal kubbeli Sinan yapılarının büyüleyici bir şekilde öne çıkmasını sağlayan sade bir fon oluşturduğunu söylemek mümkün. Sinan’ın bu yaklaşımı çevresiyle öylesine bir uyum oluşturuyor ki 1683’te Fransız ressam ve seyyah Guillaume Joseph Grelot’nun, şehri, “Bu, muhakkak ki evrenin her yerinden daha üstün olan bir parçası, gözü her bakımdan nefis bir görüntüyle besleyen renk renk boyalı o evlerin arasında, sıradan binalardan çok daha yüksekte akıl almaz sayıda kubbeler, kubbecikler, minareler ve kuleler görünüyor. Bütün bu kubbeler kurşunla kaplı, aynı zamanda minareler ve bunların külâhları hep yaldızlı,” sözleriyle tanımlamasına neden oluyor.

Sinan'ın eserleri yalnızca işleviyle var olmuyor. Birçoğu, İstanbul'daki Süleymaniye Camii gibi, yapıldığı kentlere adanmış birer anıt olma özelliği de taşıyor. Belgrad'dan Van'a, Budapeşte'den Mekke'ye dek Sinan'ın bir kısmı halen ayakta, bir kısmıysa tarihe gömülmüş olan 300'ü aşkın eseri milyonlarca insanın hayatında iz bıraktı. [Fotoğraf: Onur Uygun]

Bazı araştırmacılar, Sinan’ın yapıtlarını evrensel konuma getiren başlıca unsurun ne kubbelerin çapı ne de cemaatin işlevsel olarak dini ve sosyal görevlerini en doğru biçimde yerine getirmelerini sağlayan mimari olduğu görüşünde. 1992 yılında yitirdiğimiz Doç.Dr. Umur Erkman, Batı’da anıt tipi yapıların genellikle etrafından kendini soyutlayıp çevredeki yapılaşmanın boyutlarıyla kesin ve bilinçli bir zıtlık oluşturduğunu söylüyor. Anıtı ön plana çıkaran da tam olarak bu özelliği oluyor. Sinan’ın yapılarının çevreyle özgün ilişkisi, anıtın, kendini çevresinden soyutlamadan, tam tersi onunla bütünleşerek var oluşu, araziye saygılı bu büyük ustayı, dünya mimarisi içinde özel bir konuma yükseltiyor.

Facebook Hesabınız Üzerinden Yorum Yapın

Hakkında Akademi Portal

Akademi Portal

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

Güvenlik *