Anasayfa / Genel / ABD’de “Görme engelli” bisiklet sürücüleri hangi yöntemle bisiklet sürebiliyorlar [Video]

ABD’de “Görme engelli” bisiklet sürücüleri hangi yöntemle bisiklet sürebiliyorlar [Video]

Duyularla ilgili bilgi ilk olarak Aristoteles’in Ruh Üzerine adlı eserinde görme, duyma, dokunma, koklama ve tat alma olarak sistematik bir şekilde sıralanmıştı.

Bilim dünyasında bile bu herkesin bildiği bir veri olarak kabul edilir.
Fakat her şey o kadar basit değil aslında. ‘Duyu’ kelimesini tanımlamaya kalktığımızda felsefenin alanına girmiş oluruz. En basit tanımı yapacak olursak insan duyusu, dış dünya ve bedenle ilgili bilgilerin beyne iletildiği yollardır. Bu durumda beşten daha fazla duyunun olduğunu iddia edebiliriz.
İç algı
Öncelikle vücudumuzun konumuyla ilgili duyuları ele alalım. Gözlerimizi kapatıp sağ işaret parmağımızla sol dirseğimize dokunmaya çalışalım. Bunu kolayca yaparız çünkü parmağımızın ve dirseğimizin nerede olduğunu biliriz. Bu duyu iç algı (propriyosepsiyon) olarak bilinir ve vücudumuzun her parçasının bizde oluşturduğu algı ya da his olarak tanımlanabilir. Hareket ettiğimizde, kaslarımızdaki alıcılar, boşluk içerisindeki konumumuzun bilgisini beynimize iletir.
Düşünün ki gözleriniz bağlı olduğu halde biri sizi yavaşça ileri doğru itiyor. Yerçekimine göre vücudunuzun konumunun değiştiğini hemen algılarsınız. Vücudun dengesini sağlayan, orta kulaktaki sıvıyla dolu vestibuler sistemdir. Boşlukta hız algısını hissetmemizi ve gözlerle bağlantı kurarak kendi hareketimizi göz ardı etmemizi sağlayan da bu sistemdir. Örneğin, okurken başımızı sallasak bile kelimelere yoğunlaşıp okumaya devam edebilmemiz bu sayededir.

Ayrıca vücudumuzun iç durumuyla ilgili bize bilgi veren başka duyular da vardır. Açlık, susuzluk, ağrı ve tuvalete gitme ihtiyacını bu duyular sayesinde hissederiz. Daha az belirgin olanlar ise tansiyon ya da beyin-omurilik sıvısıyla ilgili sinyallerdir.
Eko-lokasyon
Bazıları ise bu tanımı daha ileri götürerek vücudumuzdaki alıcı türlerine göre duyuların tanımlanabileceğini ifade ediyor; yani ne kadar sensörümüz var ise o kadar da duyumuz vardır. Bu durumda, herkes tarafından kabul gören ana duyuları bile farklı alt türlere ayırmak gerekir. Örneğin gözlerimiz kapalıyken sırtımıza dokundurulan bir buz parçasının yarattığı şok ile sadece bir plastik parçasının yarattığı basınç hissi arasında fark vardır. Fakat soruna bu şekilde yaklaşmak, çok sayıda alt türler yaratacağı için çok da pratik olmaz.
Diğer uçta ise gelen bilgilerin fiziksel kategorilere göre üç grupta sınıflandırılması yöntemine başvurulabilir: Mekanik (dokunma, duyma ve iç algı), kimyasal (tat, koku ve iç duyular) ve ışık.
Ayrıca gelen bilginin ne şekilde kullanıldığına bağlı bir sınıflandırma da mümkündür. Buna insanın eko-lokasyon becerisi örnek verilebilir. Dilin damağa vurulmasıyla çıkarılan sesin çevrede yarattığı yankılanmaya göre yer belirleme yeteneğidir bu. ABD’de kör bisiklet sürücülerinden oluşan bir grup bu yöntemi kullanarak dağlarda bisiklet sürüyor.
Burada bildiğimiz işitme duyusunun yanı sıra sese göre yön belirleme nedeniyle görme duyusuna benzer bir duyu da devreye girmektedir. Bu nedenle bazıları bunu ayrı bir duyu olarak değerlendirir.
Kısacası duyuları tanımlamanın bir tek yolu yok. Bazı durumlarda duyular birlikte hareket ettiği için ayırmak da anlamsız gelebilir. Örneğin restoranlardaki ses, yemeğin rengi vb. faktörler tadı etkileyebiliyor. Bu bağlantıları anlamak sinestezi (duyum ikiliği) gibi duyu anomalilerini incelemede veya bilinçle ilgili araştırmalarda önem kazanır.
Hangi açıdan bakarsanız bakın duyuları beşe ayırmak beyinle ilgili anlamsız yanlış inançlardan biridir.
——————-
NEWS ENGLİSH
Some myths about the brain, such as the idea we only use 10% of our grey matter, are notorious, especially among neuroscientists. These myths crop up every now and then (look at the premise of the Lucy movie this summer), but they are quickly shot down by those in the know.

In contrast to these enduring stories, other misconceptions are stealthier and slip beneath the radar unrecognised. One of these is the idea that the human brain is served by five senses. This belief is so ingrained that even the scientifically literate will treat it as taken-for-granted common knowledge.

Perhaps it is due to the idea’s noble origins. The principle of five basic human senses is often traced back to Aristotle’s De Anima (On the Soul), in which he devotes a separate chapter to vision, hearing, touch, smell and taste. Today, the five senses are considered such an elementary truth that it is sometimes used as a point of consensus before writers embark on more mysterious or contentious topics. “What do we actually mean by reality?” asked the author of a recent article in New Scientist magazine. “A straightforward answer is that it means everything that appears to our five senses.”

Incoming information

If only it were that simple. Simply defining what we mean by a “sense” leads you down a slippery slope into philosophy. One, somewhat vague, definition might argue that a human sense is simply a unique way for the brain to receive information about the world and the body. If that is the case, then we can claim with confidence that there are certainly more than five human senses.

First consider the senses that relate to the position of our bodies. Close your eyes, and then touch your right forefinger to your left elbow tip. Easy? How did you do it? Somehow you knew where the end of your finger was and you also knew the position of your left elbow. This sense is known as proprioception and it’s the awareness we have of where each of our body parts is located in space. Proprioception is possible thanks to receptors in our muscles known as spindles, which tell the brain about the current length and stretch of the muscles.
Now imagine you are blindfolded and I tilted you forwards slowly. You’d immediately have a sensation of how your body’s position was changing in relation to gravity. This is thanks to the fluid-filled vestibular system in your inner ear, which helps us keep balance. This system also gives us our experience of acceleration through space, and it links up with the eyes, making it possible to cancel out our own motion. If you wiggle your head around while reading, for example, you’ll see that it makes little difference to your ability to read and stay focused on the words.

There are also numerous senses providing us with information about the inner state of our bodies. The most obvious of these are hunger and thirst, inner body pain, and the need to empty the bladder or bowel. Less obvious and less available to conscious awareness are incoming signals about blood pressure, the pH level of the cerebrospinal fluid, plus many more.

Some might take that definition further, to argue that the senses should be defined by the types of receptors we have; a different sensor means a different sense. If that were the case, then even well-known senses quickly split into different varieties. For instance, if you closed your eyes and I surprised you with an ice cube down your back, you’d experience a shock of cold. This sensation would be distinct from the mere touch of a plastic cube, say. Alongside temperature-sensitive receptors, packed in our skin we also have receptors dedicated to mechanical pressure, pain (known as nociceptors) and itch (pruritic receptors). Using the same logic, however, taste can be divided into sweet, sour, salty and bitter and potentially “umami”, which is activated by monosodium glutamate and is associated with a “meaty” flavour. Splitting the senses in this way doesn’t feel like the most intuitive way of dealing with the question, however, and it becomes even more absurd if we turn to smell: humans have over 1,000 distinct olfactory receptors tuned to different odorous molecules. Should each one be counted as a different sense?

At the other extreme, you could restrict our definition of discrete sense to the physical categories of incoming information. We can simplify the human senses down to just three – mechanical (which takes in touch, hearing and proprioception); chemical (including taste, smell and internal senses); and light.

Yet another way of approaching this issue is to think not about the category of incoming information or the perceptual experience, but about how incoming sensory information is used. A great example is the human capacity for echo-location. Human echo-location works by a person emitting a clicking sound with the tongue and listening for how it rebounds off the immediate environment. In the USA there is even a remarkable team of blind cyclists – Team Bat – led by Daniel Kisch, who use echo-location to go mountain biking (see www.worldaccessfortheblind.org for videos). This ability depends on the traditional sense of hearing, but the perceptual experience and function is more akin to vision. You don’t need to be blind to try it; even sighted people can learn to “see in the dark” using echo-location. For these reasons, some consider it a separate sense.
As you can see, there is no single, logical way to define the senses. In some ways, it might make little sense to draw divisions between them at all – considering that they often seem to blend together; the colour of food – and even the sounds of a restaurant – can influence taste, for instance. Understanding these relationships is important when studying conditions like synaesthesia and could even shed light on consciousness itself.

But whichever way you look at it, five is a pretty arbitrary and meaningless number – a glaring “myth” of the brain that needs further recognition. Indeed, once you start thinking about all the different kinds of information reaching the human brain, you might even find that you develop a brand new sense – a radar-like sensitivity to some of the other misconceptions regarding the way the brain experiences the world. You might have once called it a “sixth sense” – but you know better now, don’t you?

Hakkında Akademi Portal

Akademi Portal

Cevapla