Anasayfa / Genel / 1Haziran vakti Nilüfer

1Haziran vakti Nilüfer

bir-haziran-vakti-nilufe

Nilüfer, altı yılın ardından orijinal şarkılardan oluşan ilk albümü Kendi Cennetim’le karşımızda. Vogue Türkiye’den Ebru Çapa, müzik kariyerinde 45 yılı geride bırakan ve geçtiğimiz günlerde 60 yaşını kutlayan sanatçıyla konuştu.

Nilüfer, Nilüfer’in makyajı yapılırken, stüdyonun balkonunda yeni albümü Kendi Cennetim’in çıkış şarkısı, söz ve müziği Sezen Aksu imzalı Haziran Vakti’ni dinliyorum. İçeriye döndüğümde, “Çıktın geldin haziran vakti / Ben de çiçeklendim yine” şeklinde ilerleyen nakarat dilime dolanmış bile. “Valla beklentim büyük, ona göre; bu albüm de bereketiyle gelir umarım” diyorum. “Hadi inşallah” deyip gülüyor Nilüfer.
Bereket derken, dahili bir espri paslaşıyoruz. Şöyle ki geçtiğimiz günlerde memleket ahvali ayrı basmış, hayat her açıdan üstüme çullanmış, depresyon sularında pupa yelken gezinirken, “Ne güzel, bir zamanlar aşk acısı çekerdik be!” şeklinde bir cümle kurarken yakaladım kendimi. Ne bu ya, her dakika illa bir cinnet hâli yaşayacaksak, sebebi aşktan olsun bari; di mi ama?
Gönül meselelerinden yana bu denli harman düşünce, Nilüfer’in albümü, müjdeci gibi geldi. Zira paylaşmakta beis yok, 1998 yılında, 70’lerde seslendirdiği hitlerini yeniden yorumladığı Yeniden Yetmişe albümü vesilesiyle yaptığımız ilk röportajda, karşılaşır karşılaşmaz ona da söylediğim ilk şeydi: “Biliyor musunuz, ben sizin şarkılarınızla çok aşık oldum.”
Gerçekten öyle, tuhaf bir şekilde, ya bir aşkın arifesidir, ya bir aşkın göbek deliği ya da ne bileyim matem dönemidir, muhakkak kucağıma bir Nilüfer albümü düşer. Romantik envanterimin (!), playlist’inde bir Nilüfer şarkısı bulunmayan hadisem yok, diyebilirim.

“Şarkıların gücü o işte” diyor: “Melesa Kayahan’ı kaybettiğimizde, iki hafta falan, arabada giderken radyo açık diyelim, kendi sesinden ya da bir başkasının sesinden onun şarkılarını duymaya tahammül edemiyordum; içim acıyordu. 35 yıl, benim hayatımda çok büyük etkisi olmuş insan olarak ehemmiyeti apayrı tabii ama şarkıları da başka bir şey yani. İçimi yakıyordu, kanalı değiştiriyordum. Şimdi söylerken bile tüylerim diken diken oluyor. Espriyle karışık, hep derim ben, bu şarkılar mahvetti beni diye… Yeri gelmiştir depresyona sürüklemiştir. Bir de şarkı yorumlayan, ta içinde hisseden biri olarak, dinlemek de yorumlarkenki kadar etkiliyor; bazen dipsiz kuyulara atıp bazen kanatlandırıyor, uçuruyor beni. Bunu aşklarımda da paralel yaşadım. Mutluluğu, acıyı, hüznü, her şeyi… Ve hayatta yaptığım hiçbir şeyde bu doyumu yaşamadım diyebilirim yani.”

Kendi Cennetim, Nilüfer’in son yıllarda çıkardığı, kendi şarkılarını başka sanatçılarla yorumladığı iki düet ve bir best of albümünü saymazsak, 2009 tarihli Hayal’in ardından gelen, orijinal parçalardan oluşan ilk albüm. Altı yıl, az buz zaman değil:
“Bir ara dedim ki ya, ben yoruldum artık. Özellikle şu hastalık döneminde falan. Bir de müzik sektörü de eskisi gibi değil. Eskiden daha bir coşkundu her şey. Ciddi ciddi, benim artık kendimi bir kızağa çekmem lazım diye de düşündüm yani. Bayağı girmiştim o psikolojiye, ama sonra kendime geldim. Çünkü farkına vardım ki her şeyi bir yana bırak, ben en çok öyle mutlu oluyorum. Bir müzik, bir de hayatta en önemli şey, kızım var yani.”

15 YAŞINDA PROFESYONEL HAYAT
Ayşe Nazlı’dan bahsederken, gamzeleri beliriyor yüzüde. Valla benim kızım diye söylemiyorum diyerek lafa girip, ne kadar tatlı ve kafa dengi olduğunu anlatıyor:
“O başka türlü bir şey, bambaşka türlü bir sevgi. Arkadaş gibi olduk bir de şimdi, 15 yaşına gelince… Beraber tatillere gidiyoruz. Beni üzmüyor. Şimdi tam ergenlik dönemi falan ama çok şükür hiç öyle majör problemlerimiz olmuyor. Şimdi de hâlâ dizimin dibinde. Bazen bana onu soruyor, sen 15 yaşındayken, gitmiyor muydun bir yerlere diye…”
“E, benim o sırada kariyerim başlamıştı yavrucum deseydiniz” diyorum; gülüyor.
Doğruya doğru ama… Nilüfer’in 1970’de, Hürriyet Gazetesi’nin Haftasonu ilavesinin düzenlediği Altın Ses yarışmasında birinci olduğu yaş 15. 1972 tarihli, ilk 45’liği Kalbim Bir Pusula / Ağlıyorum Yine’yi çıkarmaya hazırlanırken, henüz İtalyan Lisesi’nde talebeydi. Ardından gelen, 45’likten ve albümden yana velut, başarı grafiği hep tepelerde dolanan yıllar, onu memleketin gelmiş geçmiş en güçlü yorumcularından biri olarak tarihe kazıdı.

15 yaş ve kariyer mevzuu dönecek olursak, kollayan ve gözeten anne tonuna bağlıyor hemen akabinde yine:
“Fakat gerçekten, kariyeri bırak, ben 15 yaşındayken, Şişli’de otururduk annemle beraber. E, o zaman İstanbul çok daha sakindi yani, şimdiki gibi değildi. O zaman ortaokuldaydım, arkadaşlarımla buluşurduk, Nişantaşı’nda Dilberler vardı köşede meşhur; random buluşma yerimizdi. Orada buluşur sinemaya gideriz; Pub Divan’a gideriz, Elmadağ’da. Tek başıma, arkadaşlarımla giderdik, şimdi ben onu bırakmaya cesaret edemiyorum. Valla bırakamıyorum. Çok tuhaf, çok kötü ama demek ki ürküyoruz. Çocuk yetiştirmek kolay bir şey değilmiş.”
Ki bunu, söyleyen kişi, kendi annesini, Dedektif sıfatıyla anan, annesi tarafından baykuş gözleri ve fil kulaklarıyla takip edilerek büyütülüp serpilmiş biri:
“Annem bir acayipti, tek çocuğum ya bir de… Hele ki babam öldükten sonra, hayatındaki tek önemli varlık ben kaldığım için, benimle uğraştı durdu ömrü boyunca… Onu da uzun yıllar Alzheimer’la boğuşmasının üzerine, geçen sene kaybettim. Biz daha küçükken hayat daha kolaymış aslında, onun o zaman farkına varmıyorsun işte maalesef… Yaşın büyüdükçe, civarda tanıdığın insanlar ölmeye başlıyor, hastalıklar başlıyor, problemler başlıyor. Onca yıl çalışmışsın etmişsin, tam keyif yapacağın dönemde, çalışmadığın yerden, bambaşka problemler…”
Fakat insan güçlü bir mahluk. Hayat da enteresan: Dağına göre kar veriyor; derdine göre derman da veriyor.
“İnsan çok çabuk unutuyor” diyor: “Bu bazen iyi, bazen kötü bir şey. Meme kanseri oldum, kemoterapim üç ay sürdü, biter bitmez ben nasıl mutluyum, içimdeki coşkuyu anlatamam. Hayatı her zaman severim, yine severim ayrı konu da, o zaman hissettiklerim farklıydı gerçekten. O her şey bitti artık noktasını geçince başka türden bir yükselmek… Bir süre devam etti o kıvamda öyle, sonra yine hayat normale döndü: Gündelik sıkıntıların canını sıkmasına müsaade ediyorsun, sana bir şey olmaz zannetmeye başlıyorsun ama hiç öyle değil tabii. Her an her şey olabilir gibi yaşamak lazım. Ben bir de kendi dünyasının içinde yaşayan biriyim; çok dışa dönük biri değilim yani. Hiçbir zaman öyle biri olmadım. Aslında bu beni birçok şeyden de korudu, ona inanıyorum.”

15 yaşında katıldığı Altın Ses yarışmasında sahnede şarkısını söylüyor...

15 yaşında katıldığı Altın Ses yarışmasında sahnede şarkısını söylüyor…

Artık sakin, dingin, huzurlu bir hayat istediğini, zaten yeterince stresle, dertle, acıyla uğraşırken, özel hayatının da sorumluluk haline dönüşmesini istemediğini söylüyor: “15 yaşında bir kızım var zaten; o yeterince büyük bir sorumluluk. Kendimi milyonlarca insana karşı sorumlu hissettiğim bir işim var.”
Albümden yola çıkıp aşktan meşkten dem vuracağız derken, “erkek lolosu” üzerine söylenirken buluyoruz kendimizi, iyi mi!
NE İDARE EDERİM, NE İDARE EDİLİRİM!
“Evet, Türkiye’de adam idare etmek diye bir kavram var maalesef” diyor: “Kadın akıllı olacak da erkeği idare edecek… Neden? Adamın aklı yok mu da böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorlar? Gerektiğinde adam kadını idare etmeye çalışsın! Ki ben idare edilmekten de hoşlanmam ayrıca. Herkes kendini bilsin; herkesin aklı var, fikri var. Ben babam öldüğünde 10 yaşında falandım. Hatırladığım kadarıyla çok da düzgün bir adamdı. Sabah işine giden, her akşam evine gelen bir adam. Fakat annemle babam arasında 10 yaştan daha fazla bir yaş farkı vardı. Annemden şunu çok duymuşumdur: Kızım, baban çok sinirli bir adamdı, ben onu idare etmeseydim, falan… Yani, ben üstelik böyle bir ailede büyüdüm ama hiç de öyle bir tip olmadım. Hiç öyle olmadığım gibi, hep de çataçat kavgamı ettim. Çünkü gerçekten erkekler böyle bir şeyi çok doğal haklarıymış gibi, bekliyorlar Türkiye’de. Yani bir kadın alttan almalı, idare etmeli; ne bileyim, kadınların yapmak zorunda olduğu şeyler, vermek zorunda olduğu tavizler var, gibi… Ben bile -ki dik biriyimdir ben- hayatımın bazı dönemlerinde bunları yapmaya çalışırken buldum kendimi. Ama bir yere kadar oluyor, bir noktadan sonra patlıyorsun; bünyen reddediyor, ben o değilim çünkü. Sonra da kıyamet kopuyor tabii… Ona müsait olmadığın zaman, bir de sahte bir şey o, rol yapmış oluyorsun. Benim artık böyle bir şeye hayatımda yer vermem, söz konusu bile olamaz yani.”

Bu bahsi kapatalım kuzum, güzel şeylerden konuşalım, bak ne güzel yaz geldi tonundan bağlıyoruz. Nilüfer’in doğumgünü 31 Mayıs; yaza meftun çocuklardan. “Son senelerde özellikle, yazları bir tatil zamanı ayırmaya çalışıyorum. Buna ihtiyacım var ve hak ettiğimi de düşünüyorum. Daha çok zaman ayırıyorum kendime. Artık o kadarını da yapayım değil mi?” diyor ağzına bir badem atıp gülerek: “Sen de yap. Bir tane hayatımız var. Bir daha dünyaya geliriz belki ama kimbilir kim olarak.”
Kim olaraktan öte, ne olarak mevzuu da var. Ne malum, kaplumbağa ya da ne bileyim, kaktüs falan olarak gelmeyeceğimiz? Ben gidip bir tur aşık olayım bari.

Hakkında Akademi Portal

Akademi Portal

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

Güvenlik *